

 |
 |
Söyleşi
Fotoğrafın Koynunda 33 Yıl:MERİH AKOĞUL
Röportaj: Kamuran FEYZİOĞLU Fotoğraflar: Merih AKOĞUL....................
“Zamanla olan meselesini halletmek için eline geçen her fırsatı değerlendirmek isteyen bir adam” sözleriyle afallatıyor önce bizleri ama sonra, sözcükler aktıkça, konu konuyu kovaladıkça, Merih Akoğul’a bu cümleyi kurdurtan derin düşünceyi daha iyi anlıyoruz. Yılların birikimini, aldığı eğitim, özel ilgi alanları ve fotoğrafla birleştiren, dinlemeye, okumaya doyamadığımız bir insan karşımızdaki. Çok uzun bir söyleşinin, olabildiğince büyük bir kısmının yer aldığı bu röportajdan bizler kadar sizlerin de keyif alacağınıza ve pek çok şeye karşı farkındalığınızı arttıracağınıza inanıyoruz…
.
Akademisyen kimliğinizi göz önünde bulundurarak başlayacak olursak, Türkiye’de fotoğraf eğitimi ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?
Bizim zamanımızda (1980’ler) eğitim, 1950’lerin müfredatı, hocalarımızın bilgileri ve iyi niyetleriyle yürüyordu. Düşünsenize, fotoğraf dergileri bugünkü gibi çıkmıyor, kuramsal kitaplar yok ya da henüz çevrilmemiş, ülkeye yabancı fotoğraf albümleri girmiyor, en önemlisi de internet yok. Mad Max çağı gibi anlayacağınız... Şimdi hem özel hem de devlete ait birçok fotoğraf okulu var. Türkiye’nin genel yapısı ve potansiyeline baktığımızda şu an fotoğraf eğitimi veren okulların sayısı, bence gereğinden bile fazla. Ben 2003 yılında Avusturya Hükümeti Dışişleri Bakanlığı’nın bursuyla Viyana’da bulunurken, orada fotoğraf eğitimi veren okul yoktu bildiğim kadarıyla. Oysa ki aynı yıl, bizim Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nın eğitimdeki 26. yılıydı.
Dernekler ve özel kurumlarda da eğitim veriliyor. Lise ve üniversitelerde mevcut olan fotoğraf kulüplerini de yabana atmamak lazım. Birçok fotoğrafçı bu kulüplerden çıkmıştır. Önemli olan insanların fotoğraf konusunda bilinçlenmesi ama nedense çoğu yerde insanlara fotoğraf çok basitmiş gibi gösteriliyor. Herkesin çok kolay yapabileceği kanısı uyandırılıyor. Ama işin aslı böyle değil. Benim verdiğim seminerlerden sonra katılımcıların çoğu fotoğraflarının yavaşladığını söylüyorlar.
Ya da üniversitelerde verdiğim fotoğraf derslerinde, yan bilgilerin çokluğu öğrencileri şaşırtıyor. Sen insanı tanıma, sosyoloji, estetik, sanat tarihi bilme; sonra da fotoğrafçıyım diye dolaş ortalarda, olacak şey değil. Felsefe ansiklopedisi alarak felsefeci olunmuyorsa, fotoğraf makinesi alarak da fotoğrafçı olunmaz.
Etrafınıza baksanıza; elinizi sallasanız fo¬toğrafçıya, pardon fotoğraf sanatçısına çarpıyor. Bu konuda korkunç bir enflasyon var. Gi¬diş, doğru bir gidiş değil. Bana göre dünyada çekilmedik bir kare dahi kalmadığında fotoğraf makineleri bir kenara konulacak ve belki de gelecek 10 yıl içinde Japonlar’ın (ya da Çinliler’in) insanların eline verecekleri yeni bir oyuncakla, insanlar başka denizlere yel¬ken açacaklar. O zaman gerçek -soy-fotoğraf varlığını yeniden hatırlatacak ve eski günlerin huzuruna dönülecek. Bir de merak ettiğim ve sık sık aklıma gelen bir mesele: Ey siz fotoğrafçılar, bugüne kadar neredeydiniz? İthal/ intihal fotoğraflarınızla ortalığı tozu dumana katmak için neden bugünleri beklediniz? Bildiğim, fotoğrafın nedenselliği kavranmamış bir olgu, bir toplumsal refleks, daha doğrusu çabuk geçecek bir moda olduğudur.
Kendinizi, hangi fotoğraf tarzına daha yakın hissediyorsunuz?
Yeni belgeselci, geç-izlenimci, neo-klasik, modernist; hangisi hoşunuza giderse onu kullanabilirsiniz. Ama yapmaya çalıştığım şeyi, akıp giden zamanın portesine notalar yazmak, uygun melodiler ve gamlar bulmak, iyi bir armonizasyon; teknikte ve malzemedeki minimal yaklaşımla, gelecek kuşaklara bırakmak adına belgelemek olarak açıklayabilirim. Olayların zaman içindeki gerçekleşme biçimine asla müda¬hale etmem. Kavramlardan yola çıktığımda da kurguyu, daha doğrusu bir senaryoyu uyguluyorum ve bu fotoğraflara metin ve müzikler de eşlik edebiliyor. Ben akıp giden zamanın içinde sörf yapmayı ve sürpriz dalgaların fotoğraflarımı götürdüğü yeri seviyorum.
Fotoğraflarınızda, fotoğrafın belgeleyici ve betimleyici dilini yoğun olarak kullanıyor ve bunu yaparken de şehir -insan ilişkilerinden ziyadesiyle faydalanıyor, ironi olarak nitelendirebilecek renkler, dokular kullanıyorsunuz. İzleyicileri bu şekilde şaşırtıyor olmak hoşunuza mı gidiyor?
Fotoğraflarınızda, fotoğrafın belgeleyici ve betimleyici dilini yoğun olarak kullanıyor ve bunu yaparken de şehir-insan ilişkilerinden ziyadesiyle faydalanıyor, ironi olarak nitelendirebilecek renkler, dokular kullanıyorsunuz. İzleyicileri bu şekilde şaşırtıyor olmak hoşunuza mı gidiyor?
Suadiye ve İstinye, doğup büyüdüğüm, yaşadığım yerler... Taksim, Beyoğlu, Eminönü, Karaköy hayatı anladığım bölgeler. Kıbrıs (askerliğim), Londra, Viyana gurbete düştüğüm yerler. Mahalle(m)den yola çıkıp, şehirler, ülkeler geçtim. Peşine düştüğüm ve beni ilgilendiren fotoğraflar, hep şehirlerin güzergâhlarında yatıyordu. Viyana, Mardin, Kayseri, Bursa, Berlin, Kocaeli, Barcelona gibi içinden geçtiğim şehirler -bana göre-benim fotoğraflarımda ortak paydada kesişiyorlar.
Ben izleyiciyi şaşırtmak için fotoğraf çekmiyorum ama bakış açımdan dolayı rastladığım/gördüğüm şeyler öncelikle beni sevinçle karışık bir biçimde şaşırtıyor. Ve buna bakan insanlar da bu duyguyu hissedebilirler mi diye, kendime ortak arıyorum. Belki de o fotoğrafı çekme nedenim, bilinçaltımda orayı o renge boyayan, oraya o posteri asan veya yazıyı yazan kişiyi şiddetle merak etmemdir. Aslında ben, ağırlıklı olarak doğrudan bir fotoğraf stilini temsil ediyorum. Fotoğraflar, zamanın biçimlendirdiği kayalar gibi yaşamın içinde öylesine doğal duruyorlar ki size, uygun açıyı bulup fotoğraflamak kalıyor.
İzleyicinin fotoğrafınızla empati kurabilmesi için, sizin de onlardan biri olduğunuzu bilmesinin gerekliliği yanında; gördüklerinin temelinde bir simya değil de yaşamın gerçekliği olduğu duygusunu asla kaybetmemeleri gerekiyor. İşte bir yanıyla akıp giden yaşamın tanıklığı olan fotoğraf, pentimentosunu asla unutmadan serüvenini sürdürmek durumundadır. Bence en büyük tehlike, bir kerede saptanmış, belgeselmiş gibi görünen fotoğrafların kurgulanmış olmasıdır.
Yapılan müdahalelerin ipuçlarının açık seçik olmadığı (belgesel) fotoğraflara insan nasıl bakmalıdır? Fotoğrafın kullanım biçimindeki sapmalar, yaşama ait gerçekliği ötelediğinde, hiçbir şeye inanmayan, tedirgin ve şüpheci bir fotoğraf izleyicileri grubu oluşacaktır. Fotoğrafın bire bir gerçekleri anlatmadığını, orada bir gerçeklik var ise, fotoğrafçının baktığı noktadan o zaman dilimi ve açı üzerinden -tüm yanılsamalara açık-bir gerçekliğin söz konusu olduğunu biliyoruz. Bir kez karşınızdakinin yalan söyleme olasılığını aklınıza getirdiğinizde, bir daha asla neyin doğru, neyin yalan olduğunu anlayamazsınız.
Fotoğraflarınıza daha sonradan kadraj yapıyor musunuz? Fotoğraflarınızın çoğunda kompoziyon kurallarını ihlal eden bir yapı görüyoruz. Kalıplara ve öğretilere karşı durduğunu düşündürten, akademisyen Merih Akoğul’un bu konudaki fikirleri nelerdir?
Çok nadir olarak kadraj yapıyorum. Fotoğrafı boşluklarıyla seviyorum ben. Bir de kestiğiniz her fotoğraf, ilk hâlinden kötü oluyor. Ben sergilerimi, gösterilerimi ve yayımladığım kitaplardaki fotoğraflarımı tam kadraj kullanıyorum.
Şehirlerde, belirli bir karmaşanın olduğu yerlerde fotoğraf çekerken, fotoğraflara giren bir şeyler oluyor. Bir nevi açık kompozisyonlardan oluşan bu fotoğraflar, bize çerçevenin dışıyla da ilgili ipuçları verir. O acemilik gibi gözüken bazı şeyler fotoğrafları sevecen kılar. Benim fotoğraflarımın da en büyük özelliği, doğallığı ve samimiyetidir. İroni de bu hat üstünden rahatça akıyor.
Eğitim konusuna gelince; her konuda, özellikle sanatta, öğrenim aşamasında bilinmesi gereken kalıplar vardır. İşiniz bitince bu kalıpları atabilmelisiniz. Ama bunun da iki yolu var. Ya o kalıbın üzerini onu tamamlayacak en az onun kadar iyi bir alternatif getireceksiniz ya da o kalıbı tamamen atıp yerine daha mükemmel çalışanını koyacaksınız. Bunlardan biri yerine getirilemiyorsa, yapılan şey abesle iştigaldir. Sanattaki en önemli özellik özgünlüktür.
Aynı zamanda fotoğrafın formal eğitim kısmında olmanız sizi fotoğraf konusunda katı kurallarla başbaşa bırakıyor mu? İzleyici olarak özellikle sizi nasıl besliyor ya da nasıl engelliyor?
Fotoğrafın eğitiminin bana öğrettiği inanılmaz şeyler var. Ama sorunuzu sizin deyiminizle yanıtlayacak olursam; ben asla “formal” olmadım. Anarşist değilim, fotoğraf konusunda sert çıkışlarım da yoktur ama fotoğrafta bile bile yanlış yapanları ve bunu doğru gibi gösterenleri affetmekte zorlanırım. Fotoğrafın bir yanında tüm teknolojilere açıklığı, diğer yanında da sanat tarihi, estetik ve felsefe gibi dallar olduğu için oldukça büyük bir alanı kapsamaktadır. Yani fotoğraf, din ya da dogma değildir; sürekli biçim değiştiren bir organizma, hibrid bir sanat dalıdır.
Ben okulda öğrenciyken de klasik fotoğraf anlayışına karşıydım. Fotoğrafın özü, çıkışı ve temeli benzerlikler içerebilir ama sizden bazı kurallara uyan aynı tarz fotoğraflar çekmeniz istendiğinde durum değişiyor. Güzel Sanatlar Fakültesi’nde fotoğraf okurken bunun mücadelesini vermiştim. Bazen ödev olarak yap-tığımız, hatta sınıfta kaldığımız fotoğraflarla yarışmalara katılarak ödüller alabiliyorduk. Bilim ya da sanat, her dalı oluşturan kurallar ve formüller katı ve sıkıcıdır. Kurallar denenmiştir, formüle dönüştürülmüştür, kıymetlidir ama bu o şekilde kullanılması anlamına gelmiyor. Başlangıç için fikir verebilir en azından. Ben tüm kurallara uyduğu hâlde hiç heyecan yaratmayan, hiçbir kural ile uyuşmadğı hâlde mükemmel olan yüzlerce iş gördüm. Gerçek anlamda fotoğrafçılık, sanılanın aksine çok az kimsede olan fazla özel bir yetidir.
Eğiticiyken de, öğrenirken ya da fotoğraf çekerken de kurallar benim çıkış noktamı oluşturur. Şu aşamada bir meselem yok. Dünyaya ne kural koyucu, ne de kural bozucu olarak gönderildim. Ama fotoğrafa ait geliştirdiğim düşünceler ve kurmaya çalıştığım teoriler bu aralıkta yer alıyor. Ben çektiğim ve baktığım fotoğraflardan keyif almaya çalışıyorum. Bu benim birinci ilkem.
“Sanki” projenizde, günlük hayatta sürekli karşılaştığımız fotoğrafları ve diğer imgeleri fotoğrafın konusu yapmışsınız. Fotoğrafın günlük hayattaki “basit” kullanımları hakkında neler söyleyebilirsiniz?
“Sanki” albümüm, Anadolu’nun yeni yüzünün, farklı iktidar/muhalefet anlayışıyla yeniden görsel olarak biçimlenmesidir. Siyah beyaz filmli Leica M6 ve 35 mm sabit objektif ile (birkaç fotoğraf hariç) geçen günlerimizin arasında dolanarak yapılmış tarafsız bir çalışmadır. Elbette bunda siyah-beyaz teknik kullanımının çağrıştırdıkları da önemlidir. Burada yer alan fotoğraflar; dünyaya bakışın değiştiği, algıların farklılık gösterdiği, kavramlar ile olanlar arasında farklı bir tekabül ilişkisinin oluştuğu 21. yüzyılın kapı aralığından görünenlerdir. Basit bence daima iyidir. Çok mesaj ve zorlamalara karşıyım sanatta. Fotoğraf, yaşamın gözden kaçan örtülü alanlarını daha sonraki günlerde bize hatırlatmak için Tanrı tarafından insanlığa yollanmış bir icattır. Geçip giden yaşamı, ancak fotoğraflara bakarak yeniden yorumlayabiliriz. Bellek daima yanılmaya, unutmaya ve farklı yeniden üretimlere açıktır. Yaşarken rastladığımız tüm ayrıntılar, eğer görünüyorlarsa, belgesel anlamda fotoğrafın da konusudurlar. Fotoğraf sosyolojik, psikolojik, teknolojik ve elbette sanatsal bir olgudur.
Sadece fotoğrafçı değil edebiyatçı kimliğinizle de tanınıyorsunuz. Hangisi ile kendinizi daha iyi ifade ettiğinizi düşünüyorsunuz? Bunlardan biri sizin için daha öncelikli mi?
Şu an kendimi fotoğrafla daha iyi ifade ettiğimi düşünebiliyorum. Çünkü fotoğraf, edebiyata oranla daha fazla görünen, öne çıkan bir daldır. Neredeyse hayatın bütününden rol çalar. Ama benim bitmiş ve yayımlanmış ilk yapıtlarım edebiyat alanındadır. Fotoğraf ve edebiyata eş zamanlarda başladım ama 1992 yılında yayımlanan “Son Dokunuş” ve 1995 yılında da “Kuğu’nun Ölümü” isimli kitaplarım şiir kitaplarıdır. İlk sergimi açmam da 35 yaşımı bulmuştur. Gerçi fotoğraf eğitimim sırasında birçok fotoğrafım da ödül almıştı.
Bir fotoğraf oluşturmak için öncelikle fiziksel bazı şartları yerine getirmeniz gerekiyor. Oysa edebiyat en fazla bir kağıt-kalem işi. Bana göre fotoğraftan daha zor. Gerçekleştirilmesi için gereken parametreler standart bir insanın bildiğinden çok daha fazla. Gerçek bir şairin hem Türk, hem dünya edebiyatını çok iyi bilmesi, geçmişin ve bugünün bilgilerine sahip olması, özgün ve yaratıcı olması gerekiyor. Hep yazacak ama daha çok da okuyacak. Oysa günümüzün birçok fotoğrafçısı ne yapıyor; giriyor internete, beğendiği fotoğrafların benzerlerini üretiyor. Bakanlar da ne güzel yapmışsın diyorlar. Fotoğraf ne yazık ki büyük bir oranda bu hâle gelmiştir. “İntihal” fotoğrafçılarının sayıları hergün çığ gibi artıyor.
Neyse, sorunuza daha doğrudan yanıt verecek olursam; ben şair olarak anılmayı, fotoğrafçı olarak anılmaktan daha önemli buluyorum. Fotoğraf, benim akıp giden yaşamla olan bir meselem ve dünyayı onunla anlamaya/kavramaya çalışıyorum. Bu arada izleyicileri de açtığım sergi ve yaptığım albümlerle konunun içine katıyorum. Ama şiir daha evrensel ve kozmik bir yapıyı içinde barındırıyor. Sözcüklerin bir araya gelip bir duyguyu anlatmaya çalışmaları ve yarattıkları titreşimi hiçbir şeye değişmem. Ben kurmaca yazamıyorum, yani uydurmayı sevmiyorum. Deneme dalı benim için gerçeklerle olan bağlantısından dolayı önemli. Gözlemlerimi yazıya dönüştürmek, en büyük tutkularımdan biri. Sözcükler mağlup olduğunda ben kazanırım ama yazı daima şike yapar yazarların lehine... Bu sayede yazar oluruz. Ölünce şair olarak anılmayı yeğliyorum.
Fotoğraf, Merih Akoğul’un hayatının neresinde? Bildiğim kadarıyla sinema ve müzikle de ilgileniyorsunuz. Müzik ve sinemayı hayatınızda nereye koyarsınız?
Müzik, benim hayatım. Fotoğrafsız kalabilirim ama müziksiz asla... Gelirimin çok ciddi bir kısmını müzik sistemlerine, CD ve plaklara ayırdım ve ayırıyorum. Kendimi ödüllendirmek istediğimde gider alışveriş yaparım. Yeni bir albümle eve geldiğimde, benden daha mutlu bir insan yoktur. Müziği çok sevdiğim için iyi de bilirim. Özellikle klasik ve caz müziği benim dallarım. İnanılmaz sayıda konsere gittim. Müzik fotoğrafları çekerken hem insanları rahatsız ettiğim hem de müziği dinleyemediğim hissine kapıldığım için müzik yazarlığına başladım. Müziğin iyileştirici gücünü hayatımın her döneminde kullandım. Bu arada biraz saksofon çalmaya da çalıştım ama olmadı. Yazar olmak, çevreye daha az zarar veriyor…
Sinema bilgim eskiden çok daha sistematik ve fazlaydı. Moda Sineması’nın sabah saat 10.00 matinelerinden İstanbul Festivali’nin (daha Film Festivali yoktu) Konak Sineması’nda gösterilen filmlerine, videoculardan kiralanan Betamax kasetlerden ülkemize iki yıl gecikmeyle gelen vizyon filmlerine kadar her şeyi seyreder ve notlardım. O bilgilerim bugün bile işime çok yaramakta. Ama bir şeylerden kısmam gerektiği için tiyatro ve sinemayı biraz daha geri plana atmak zorunda kaldım. Zira hocalık, edebiyat ve fotoğraf üretimim için zamana gereksinimim var. Bu arada bitirip yayına hazırladığım yeni şiir kitabımın ismi “Gece/Şarkılar!” Kitabı bu kadar geciktiren şiiri de “Requiem” adını taşıyor: Yine müzik an layacağınız...
Sinema-fotoğraf ilişkisini nasıl değerlendirirsiniz?
Her filmin başlangıç ve bitiş kareleri birer fotoğraf da olsa, ben sinema ile fotoğraf sanatını birbirine çok uzak buluyorum. Fotoğraf noktasaldır, bir ânı, zaman kesitini kullanır; sinema ise bir süreçtir. Perdede gerçekleşenler, yaşamın gerçek hızıyla birebir örtüşür. Bir fotoğrafın karşısında uzun süre kalabilirsiniz; oysa filmin, yönetmeni tarafından önerilmiş bir zamanı vardır. Zamanı kullanma biçiminden yola çıkarak, sinema, müziğe daha çok benzer. İyi çerçevelemeler yapılmış bir film gördüğümüzde, ne güzel film demeyiz, harika çekimleri var deriz. Fotoğrafın dünyadaki duruşunu, sinemaya defalarca yeğlerim. Ama bir film seyretmek; müziği, oyunculuğu, konusu, anlatım biçimi ve çerçevelemeleriyle doyumsuz bir şölendir benim için. İyi bir filmin bana verdiği ilhamı tüm üretimlerimde kullanırım. Tıpkı müzikleri dinleyerek kıvama geldiğim ve şiirler yazdığım, projeler ürettiğim gibi...
Fotoğrafların tekniği eleştirilirken ilk bakılan noktalardan birisi fotoğrafın netliğidir. Sizin bazı fotoğraflarınızın ise bilerek netsiz bırakıldığını görüyoruz. Bu konudaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?
Netlik, fotoğraf için çok önemli; bilinçsiz olarak net çekilmemiş, küçük bir olasılık da olsa şansa bir estetiği sağlamamış bir fotoğraf baştan kaybeder. Ama siz netliği ya focus halkası ile oynayarak, ya nesneyi düşük enstantanede çekerek ya da makineyi sallayarak bozarsınız. Bu da bize, fotoğrafın, fiziksel koşullarının bilerek yerine getirilmediğinde başka dünyaların kapılarını açtığını gösterir. Bu, fotoğrafın bize kendini hatırlatmasının bir yoludur. Benim fotoğraflarımı tanıyan ve fotoğrafın estetiğini önemsediğimi bilen birisinin bunun kazayla olmadığını anlayacağını tahmin ediyorum. Fotoğrafı okumayı bilenler, neyin şansa olduğunu, neyin estetik bir nedenle yapıldığını bilirler.
Şimdi yeni makinelerin onbinlerce ISO’ya çıkanduyarlılıkları, buna bağlı hareket eden hızlı enstantaneleri, yüksek ışık geçirgenlikli ve titremeyi önleyen objektifleriyle az ışık koşullarında bile net fotoğraflar çektiklerini biliyoruz. Bunun yanında, bazen ışık şartlarının azlığından dolayı hafif netsiz çıkan fotoğrafların nasıl samimi olduğundan da haberliyiz.
Fotoğraf elbette hatıra fotoğrafının amatör acemiliklerinden kurtulmalıdır ama pırıl pırıl fotoğrafların, reklam fotoğraflarının kurmaca dünyalarıyla ne kadar flört ettiğini de biliyoruz. Birçok fotoğrafçının az ışık şartlarında, sallanmaması için iki/üç stop koyu “Low-key” fotoğraflar çekip, bunlarla ne kadar sükse yaptıklarının da farkındayız. Ama ne yazık ki yeni teknoloji bize farklı bir estetiği dayatmıştır. Bu yüzden çevremiz yüksek teknikli, çarpıcı ama çoğu kopya ve içi boş milyarlarca yeni kareyle çevrelenmiştir.
Belki de bu yüzden, ben arada böyle fotoğraflar çekiyorum. İyi bir sonucu yakaladığımda -çünkü göz böyle bir şeyi gör(e)mediği için çıkacak fotoğraf şansa bağlıdır-izleyiciler de buna hak ettiği değeri veriyorlar. Ben kurmaca bir şey yapmıyorum, fotoğrafın doğasında bulunanı ortaya çıkartıyorum. Yüzyıl önce, bazıları neredeyse dakikalarca pozlanan insan fotoğraflarının donuk heykelselliği de, hareketli fotoğrafların uzayıp giden hareketliliği de aynı sebeptendir. O günlerde teknik eksiklik olan şey, günümüzde bilinçli bir seçimdir...
Görünütünün dilini fotoğrafik olarak kullanırken en çok dikkat ettiğiniz nokta nedir?
Âna bağlı olan serilik ve az sonra olabilecekleri nasıl saptayabileceğin konusunda verilecek kararların tutarlığı çok önemli benim için. Bir şeyi üç boyutlu görmek ile aradan zaman geçtikten ona sonra uzun uzun bakmak arasında büyük fark vardır. Hatta, Roland Barthes’ın yaklaşımından yola çıkarsak, bir fotoğraf okumasının daha sağlıklı olabilmesi için o fotoğrafa artık hiçbir biçimde bakmayıp, onun imgesini hafızamızda kaldığı biçimiyle hatırlamayı seçmemiz gerekiyor. Fotoğraf, dünyanın önemli felsefecilerinin ve sanat kuramcılarının üzerine kafa yordukları olağanüstü bir icattır. Dünyayı ve varoluşu kavramanın sıradışı bir yoludur.
Eleştiren ve eleştirilen Merih Akoğul “eleştirilmek” ve “eleştiri” konusunda neler söylemek ister?
Ben, olmamışı ve umut olmayanı -negatif anlamda-asla eleştirmem; belirli kaliteyi tuturmuş, eleştirilecek nitelikte ve gelişmeye açık olanı eleştiririm. Eleştiride doz ve yapıcılık çok önemli. Hele insanların özellikle internette yaptıkları abartılı (negatif ya da pozitif) eleştirilere hayret ediyorum. Sıkı eleştiri yapıyorsan kesinlikle belirli bir donanımda ve de bu konuda söz söylemeye muktedir bir konumda olman gerekiyor. Doğru kipleri seçmek ve söylenecek terimleri doğru kavramlar üzerinden temellendirmek gerekiyor. Eğer bu vasıflara sahip değilsen eleştiri yapmayacak, konuşmayacak ve yazmayacaksın. Mesela ben neden siyaset ya da matematik üzerine konuşmuyorum. Bizde herkes, her şeyi biliyor ya...
Yapıtlarımın eleştirisine gelince: Ben ya-kınlarımın üst perdeden övgü ve beğenileriyle ard niyetlilerin bilinçli yergilerini atar, geriye kalanları ele alırım. Hatırı sayılır bir oran varsa bu benim için yeterlidir. Benim en büyük handikapım, fotoğraf konusunda hem üreten, hem de yazan/eleştiren konumda olmamdır. 20 yıldır fotoğraf üzerine yazmama rağmen, ağırlıklı olarak son on yılın tüm yazı ve eleştirilerine bakarsanız benimki kadar sergi, albüm ve etkinliği ele almış başka birisi bulamazsınız.
Türkiye fotoğrafçılığı açısından fotoğraf dernekleri ile ilgili neler söylemek istersiniz?
Derneklerin varlığı çok önemli. Fotoğraf bireysel bir sanattır. Bir başına çekilir ama paylaşım aşamasında, başka insanlara ve ortamlara gereksinim vardır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur ki fotoğrafçılık herkesin aynı anda, aynı hareketi yaptığı folklor değildir. Kollektif çalışmanın gereklerini iyi bilmek gerekiyor. Adana, Bursa, Konya, Kocaeli, İstanbul, Ankara gibi şehirlerde bulunan derneklerin her geçen gün gelişen bir ivme ile çalıştığını görüyorum.
Türk fotoğrafında yazınsal ve görsel olarak yürüttüğünüz çalışmalarınızla önemli bir yere sahipsiniz. Türk fotoğrafı için neler söylemek istersiniz?
Siz şu satırları okurken ben bu dünyada 46 yaşını tamamlamış ve 47’den gün almış olacağım. Yeni nesil temsilciler şu an 20 ile 30 yaşları arasındalar ve içlerinde oldukça iyi olanları var. Asıl sorun, onlara kendilerinden öncekilerinin bıraktığı mirası nasıl çeşitledirerek ileriye taşıyacaklarıdır. Ben fotoğraf adına yaptıklarımla kalacağımı biliyorum. Zira, fotoğrafın da büyük bir yer tuttuğu sanat hayatımda belki de iki-üç insanın yapacağı kadar iş yaptım. Umarım benim bedenim bu dünyayı terk ettikten sonra, yaptıklarımın farkına varacak ve takdir edecek vefalı insanlar çıkar.
Bu arada, herkese toplu olarak kendisini fotoğrafçı hissettirme hezeyanının yanında en büyük ikinci tehlike de biçim ile içeriği (kavram) arasında büyük uçurumlar bulunan yapıtların yükselişe geçmesidir. Özellikle, çağdaş sanat üzerinden ithal bakış açılarının ürünleri olan temelsiz şişirme bir sürü iş; fotoğrafçı, galerici ve spekülatör alıcılar üçgeni üzerinden haketmediği bir yere çıkarılıyor. Bunun da önümüzdeki beş yıl içinde biteceğine inanıyorum. Türkiye’nin gerçek fotoğraf koleksiyonerleri ve fotoğraf borsası oluşmadıkça, bu iş böyle gidecektir.
Yine bana dönersek; çocukluğumdan bu yana içinde olmayı istediğim (Şahin Kaygun, Yılmaz Kaini gibi şu an aramızda olmayan hocalarımdan çok şey öğrendim.) Türk Fotoğrafı’nın 33 yıllık bir parçası olmaktan, yaşadığım her türlü zorluğa rağmen çok memnunum.
|
|