.
“Fotoğrafınız çekildiği zaman objektife bakmışsanız, kaç kişi ile göz göze gelebileceğinizi düşündünüz mü hiç? Ne gariptir değil mi? O kâğıt parçasını hangi yöne çevirirseniz çevirin, size bakar o gözler. Sizin kâğıt yüzeyi görebildiğiniz her yerden, her açıdan onlar da sizi görebilirler. Sanki konuldukları yerden izlerler sizi. Ve hep yaşadıkları o an parçasının içinden bakarlar size.
Fotoğraf makinesi yalnızca size bakan gözleri taşımaz kâğıda. Gözlerinizin o anda söylediği her şeyi birlikte taşır. Sevgi ile bakmışsanız objektife, artık hep sevgi olursunuz size bakanlar için. Hüzün varsa gözlerinizde o an, artık hep hüzün taşırsınız başka gözlere. Umutla mı baktınız objektife? Artık o fotoğrafınız umutsuz olamaz. Bazen de soru sorar gözleriniz. Artık hep soru olur o fotoğrafınız. Ve bir zaman sonra siz, ölüm olsanız bile umut, ölüm olsanız bile sevgi, ölüm olsanız bile hüzün, ölüm olsanız bile soru olursunuz hep. Artık o fotoğrafınızda ölüm olamazsınız.”1
Bulunuşundan hemen sonra fotoğrafa yerleşen portre geleneğinin resimden esinlenme yolu ile başladığını yazmama gerek var mı, bilmiyorum. Ancak, ışık bilgisinin, renk uyumunun, dengenin, ritmin kullanımının resimdeki örneklerini yeniden anımsadığımızda, tüm bunları günümüzde artık kolayca uygulanan ve ne yazık fotoğraf sanatı adına tüketime sunulan – kuş kondurma- marifetleri ile karşılaştırdığımızda, böyle bir cümle ile yazıya girmek çok da yanlış olmasa gerek. Belki de yanlış olan, ne yazık birçoğumuzun yaptığı gibi, portre ressamlarının, tarihin tozundan sıyrılıp günümüze kadar önemini kaybetmeden ulaşan işlerini göremeden, onlar üzerinde fotoğraf diliyle bir yorumlama yapamadan, onlara verilen emeğin gücünü fark etmeden, teknolojiye sığınıp portre fotoğrafı yapmaya soyunmak olmalı.
Gezi otobüsünün mola verdiği zaman parçasına sığınıp, olabildiğince çok koyun çobanı, olabildiğince çok çocuk, nine, dede görüntüsü toplamak, sonra yazıcı deliklerinden sanat yapıtı dökülmesini beklemek, sonra da dökülenlerin yarattığı görüntü kirliliğinin içinden çıkıp, fotoğraf sanatı adına boy göstermeye çalışmak, olsa olsa o sanata zarar vermek olur. Çünkü fotoğraf, (sanatsal kaygılarla yapılmaya çalışılan fotoğraf), orada olanı alıp buraya getirmek değildir. O işi haber fotoğrafının ustaları zaten yapıyorlar. Hayranlıkla izliyoruz.
Fotoğraf, kolay olduğu için zordur. Fotoğrafı bir ifade biçimi olarak seçmişseniz, yaptığınız fotoğrafın içinde hissedilebilir olmanız gerekir. Fotoğrafı sanata taşımak, deklanşör eskitmekle olmuyor tabii ki. Vizörün arkasında bir sanatçının varlığı ile mümkün olabiliyor. Onlar, fotoğraf sanatına yeni bir şeyler indirebilmek için dağlara tırmanmıyorlar. Boyunlarında asılı duran ve her an başka bir yöne çevirdikleri fotoğraf makineleri yok. Neyi, nasıl anlatabilirim diye düşünüyorlar. Bulduklarında ise bazen bir kalem, bazen bir fırça, bazen bir fotoğraf makinesi; düşlerini hayata geçirebiliyor.
Ölümün fotoğrafı mezarlıkta aranmaz.
Onlar bunu biliyorlar.








