Bu sırada sohbetimize Cengiz Engin de katıldı. “Sopron’da gerçekleştirilen bu etkinliğin amacı ve size katkıları hakkındaki sizin gözlemleriniz neler?” diye sordum onu da yakalamışken. Bir an bile düşünmeden cevap verdi:
“Sopron’da gerçekleşen etkinlik, her şeyden önce dernek olarak AFSAD’ı, AFSAD çatısı altında gerçekleşen fotografik üretimleri ve AFSAD üyelerini yurtdışında da tanıtmayı amaçlayan, yabancı fotoğrafçılarla ortak projeler ortaya çıkartmak amacıyla yüzyüze tanışmayı ve karşılıklı planlar yapmayı hedefleyen, temelde bir dernek etkinliği idi. Gerek Soyut ve Kompozit atölyelere ait sergi fotoğraflarının, gerek sergi açılışı sırasında ve sonrasında tekrar edilen gösterilerin, gerekse de dernek üyesi olarak Macaristan’a giden 12 kişilik ekibin, AFSAD’ı ve Türk fotoğrafçılığını son derece başarıyla temsil ettiğini söylemem gerekir. Sopron Fotoğraf Kulübü üyeleri tarafından ekibe gösterilen dostluk ve evsahipliğinin, AFSAD fotoğraflarına gösterilen ilginin nedeninin büyük ölçüde fotoğrafların ve fotoğrafçıların temsil yeterliliğinden kaynaklandığını düşünüyorum.
Beni kişisel olarak memnun eden başka bir konu da şu oldu: 1990’lı yıllarda, bırakın Türkiye genelini, Ankara’daki sanat galerilerinde bile fotoğraf sergileri neredeyse hiç yer bulamıyordu. Sopron’da aynı sergi mekânını paylaştığımız Soyut Atölye eğitmeni sevgili dostum Gökhan Bulut’la, 1997-1998 arasındaki iki yıl boyunca Ankara’da AFSAD’lı fotoğrafçılara sergi mekânı oluşturabilmek amacıyla ON Sineması’nın kafe bölümünde fotoğraf sergileri organize etmiştik.
Aradan geçen zamandan sonra, bugün geldiğimiz noktada AFSAD’lı fotoğrafçıların ürünlerini Ankara’nın birçok galerisinde, yurtiçindeki birçok şehirde ve hatta artık yurtdışındaki birçok ülkede sergilenirken görebiliyoruz.” derken Cengiz Hoca’nın gözlerinin içi gülüyordu.
Dr. Nagy Attila ve Sopron Kültür Müdürü László Sass da Türk fotoğrafçıları ile yapılan bu ortak işbirliğinden duydukları memnuniyeti, fotoğrafların başarısının göz kamaştırdığını, her iki ülke fotoğrafçılarının da birbirlerinden öğrenecekleri çok şey olduğunu, fotoğraf odaklı bu etkinliklerin sürmesini temenni ettiklerini belirttiler. Gösterileri de büyük bir keyifle izlediler.
Ve elbette sevgili Suderin Murat’a da değinmeden geçemeyeceğim. Ben bu kadar enerjik, bu kadar organize,
bu kadar detaylara önem veren, herkesi motive edebilen birini daha görmedim. Herşeyde en çok onun emeği olduğunu söylemeliyim.
Gecenin sonunda herkes bir Türk fotoğrafçısı olmanın haklı gururunu yaşıyordu. Bir fotoğrafçı olmak, sadece belli, dar kalıpların arasına sıkışıp kalmak değildi. Aynı fotoğraf dilini konuşan herkesle uyum içinde, “fotoğrafçı” ortak kimliği altında buluşup başarılı karelere imza atabilmekti; hırslardan, oyunlardan sıyrılarak... Markası, modeli, teknik özelliği ne olursa olsun dünyaya arkasından baktığımız vizörler aynı, ortaya çıkan kareler ise çok farklıydı... Bu farklılıklardı zaten bizi çeşitlendiren...
Her şeyden önce, bir ekip olabilmek vardı aslında başarının özünde...